Terörün Gerçek Kaynağını Bulmak

0
40

Özellikle son 20 yıldır Batı dünyasının gündeminde “İslami terör” denilen bir kavram bulunmaktadır. 11 Eylül 2001 günü Amerika Birleşik Devletleri’nin iki büyük kentine karşı düzenlenen ve on binlerce masum insanın ölümüne neden olan terörist saldırılar ise, bu kavramı bir kez daha dünya gündemine oturtmuştur.

Bir Müslüman olarak bu saldırıları şiddetle lanetliyor ve Amerikan halkına başsağlığı diliyoruz. Bu yazımızda, lanetlendiğimiz bu vahşetin kaynağının kesinlikle İslam olmadığını inceleyeceğiz.

Öncelikle belirtilmesi gereken bir nokta, bu eylemi kimin gerçekleştirdiğinin belli olmayışıdır. Bu canice saldırıcı, çok farklı mihrakların eseri olabilir. Amerikan değerlerine nefretle bakan komünist bir örgüt, veya federal yönetime karşı çıkan faşizan bir örgüt olabilir. Başka devletlerin içindeki gizli bir fraksiyonun eseri olabilir. Uçakları kaçıran teröristler Müslüman isimleri taşıyor olsa bile, kimin tarafından hangi amaç için kullanıldıkları sorusu karanlıkta kalmaya devam edecektir.

Eğer teröristler Müslüman isimleri taşıyor olsalar, kimliklerinde “Müslüman” yazıyor olsa bile, işledikleri cinayetlere “İslam terörü” denemez. Eğer Hristiyan olsalar, “Hristiyan terörü” veya Yahudi olsalar “Yahudi terörü” denemeyeceği gibi. Çünkü din adına masum insanların öldürülmesi mümkün değildir. Bu masum insanları öldürmek, Allah’ın affetmesi dışında cehennem azabı ile sonuçlanacak olan büyük bir günahtır. Dine inanan, Allah korkusu taşıyan bir insan böyle bir şey yapamaz.

Böyle bir vahşetin failleri, bunu ancak dine saldırmak amacıyla yapıyor olabilirler. Dini insanların gözünde kötülemek, dindarlara karşı nefret ve tepki oluşturmak için yapıyor olabilirler. Dolayısıyla masum insanlara yönelik “din” görünümlü her saldırı, aslında dine karşı da yapılmış bir saldırıdır.

Din, sevgiyi, merhameti, barışı emreder. Terör ise dinin zıttıdır; acımasızdır, kan dökmek, öldürmek, acı çektirmek ister. Dolayısıyla bir terör eylemine fail ararken, kaynağı dindarlıkta değil dinsizlikte aramak gerekir. Olayın kökenini, faşist, komünist, ırkçı, materyalist düşüncedeki insanlarda aramak gerekir. Tetikçilerin hangi ismi taşıdığı, kimliklerinde ne yazdığı önemli değildir. Masum insanları göz kırpmadan öldürüyorsa, dindar değil dinsizdir. Allah’tan korkmayan, tek amacı kan dökmek ve acı çektirmek olan bir canidir.Bu nedenle, “İslami terör” kendi içinde çelişkili ve son derece hatalı bir kavramdır. Çünkü İslam dininde hiç bir şekilde teröre yer yoktur. Aksine, İslam’a göre “terör” olarak adlandırdığımız eylemler (yani masum insanlara karşı işlenen cinayetler), büyük bir suçtur ve Müslümanlar bu eylemleri engellemek, yeryüzüne barış, huzur ve adalet getirmekle sorumludurlar.

Kuran’da Savaş Hükmü

Kuran’a göre savaş, sadece zorunlu olduğunda başvurulacak ve mutlaka belirli insani ve ahlaki sınırlar içinde yürütülecek bir “istenmeyen zorunluluk”tur. Bir ayette, yeryüzünde savaşları çıkaranların inkarcılar olduğu, Allah’ın ise savaşa rıza göstermediği şöyle açıklanır:

… Onlar ne zaman savaş amacıyla bir ateş alevlendirdilerse Allah onu söndürmüştür. Yeryüzünde bozgunculuğa çalışırlar. Allah ise bozguncuları sevmez. (Maide Suresi, 64)

Peygamberimiz Hz. Muhammed’in hayatına baktığımızda da, savaşın ancak zorunlu hallerde ve savunma amaçlı olarak başvurulan bir yöntem olduğunu görebiliriz.

Kuran’ın Peygamberimize vahyi tam 23 yıl sürmüştür. Bunun ilk 13 yılında Müslümanlar Mekke’deki putperest düzenin içinde azınlık olarak yaşadılar ve çok büyük baskılarla karşılaştılar. Pek çok Müslümana fiziksel işkenceler yapıldı, bazıları öldürüldü, çoğunun evi ve malları yağmalandı, sürekli hakaret ve tehditlerle karşılaştılar. Buna rağmen Müslümanlar şiddete başvurmadan yaşamaya devam ettiler ve putperestleri hep barışa çağırdılar.

Sonunda putperestlerin baskıları dayanılmaz bir noktaya vardığında, Müslümanlar daha özgür ve dostane bir ortamın bulunduğu Yesrib (sonradan Medine) şehrine hicret ederek burada kendi yönetimlerini kurdular. Kendi siyasi yapılarını bu şekilde oluşturduktan sonra bile, Mekke’nin saldırgan putperestlerine karşı silah kullanmadılar. Ancak aşağıdaki ayetin vahyinden sonra Peygamberimiz ümmetine savaş için hazırlık emri verdi:

Kendilerine zulmedilmesi dolayısıyla, onlara karşı savaş açılana (mü’minlere, savaşma) izni verildi. Şüphesiz Allah, onlara yardım etmeye güç yetirendir. Onlar, yalnızca; “Rabbimiz Allah’tır” demelerinden dolayı, haksız yere yurtlarından sürgün edilip çıkarıldılar… (Hac Suresi, 39-40)

Kısacası, Allah Müslümanlara savaş iznini, baskı ve zulüm gördükleri için vermiştir. Bir başka deyişle, izin verilen savaş, sadece savunma amaçlı bir savaştır. Başka ayetlerde ise Müslümanlar gereksiz bir kışkırtmadan veya gereksiz şiddet kullanımından kaçınmaları için uyarılmışlardır:

Sizinle savaşanlara karşı Allah yolunda savaşın, (ancak) aşırı gitmeyin. Elbette Allah aşırı gidenleri sevmez. (Bakara Suresi, 190)

Bu ayetlerin vahyinden sonra Müslümanlarla putperest Araplar arasında savaşlar gerçekleşti. Bunların hiç birinde Müslümanlar savaşı kışkırtan taraf olmadı. Dahası, Peygamberimiz, putperestlerin pek çok talebini kabul eden bir barış anlaşmasını (Hudeybiye Barışı) kabul ederek, barış ve güvenlik ortamı sağladı ve putperestlerle barış içinde yaşanacak bir sosyal yapı tesis etti. Anlaşmayı bozan taraf yine putperestler oldu ve bu durumda yeni bir savaş durumu başladı. Ama Müslümanların sayısının hızla artması sonucunda İslam ordusu putperest Arapların karşı koyamayacağı bir güce ulaştı ve Peygamberimiz bu güçlü orduyla Mekke üzerine yürüyüp şehri fethetti. Bu fetihte hiç bir şekilde kan akmadı, tek bir kişinin burnu bile kanamadı. Bu yüksek karaktere hayran olan müşrikler, daha sonra kendi rızalarıyla İslam’ı kabul edeceklerdi. Hz. Muhammed’in bu barışçı ve ılımlı politikası, Allah’ın Kuran’da bildirdiği İslami esaslardan kaynaklanmıştır. Allah Kuran’da inananlara, Müslüman olmayan kimselere karşı da iyilikle davranmalarını emreder:

Allah, sizinle din konusunda savaşmayan, sizi yurtlarınızdan sürüp-çıkarmayanlara iyilik yapmanızdan ve onlara adaletli davranmanızdan sizi sakındırmaz. Çünkü Allah, adalet yapanları sever. Allah, ancak din konusunda sizinle savaşanları, sizi yurtlarınızdan sürüp-çıkaranları ve sürülüp-çıkarılmanız için arka çıkanları dost edinmenizden sakındırır… (Mümtehine Suresi, 8-9)

Üstteki ayetler, bir Müslümanın Müslüman olmayan insanlara karşı bakış açısını belirlemektedir: Bir Müslüman, Müslüman olmayan insanların hepsine karşı iyilikle davranmalı, sadece İslam’a düşmanlık gösterenleri dost edinmemelidir. Eğer bu düşmanlık gösterenler Müslümanların varlıklarına yönelik bir saldırıda bulunurlar da bu bir savaş sebebi olursa, Müslümanlar bu savaşı da yine adaletli şekilde ve insani sınırları gözeterek yürütmelidirler.

Kuran’da Cihad Kavramının Anlamı

İncelediğimiz konu gereğince açıklığa kavuşturulması gereken bir diğer önemli kavram da “cihad” kavramıdır.

“Cihad” kelimesinin tam karşılığı “gayret”tir. Yani İslama göre, “cihad etmek”, “çaba göstermek, gayret etmek” anlamına gelmektedir. Peygamberimiz “en büyük cihadın kişinin kendi nefsine karşı verdiği cihad” olduğunu açıklamıştır. Nefisten kasıt, insanın bencil tutkuları ve hırslarıdır. Din karşıtı, ateist fikirlere karşı verilen fikri bir mücadele de tam anlamıyla bir cihaddır.

Bu gibi fikri ve manevi anlamlarının yanında, fiziksel bir mücadele olarak savaş da “cihad” sayılır. Ama bu savaşın yukarıda tarif ettiğimiz şekilde savunma amaçlı ve sınırlı bir savaş olması gerekir. Cihad kavramının masum insanlara yönelik bir şiddet eylemini, yani terörü tarif etmek için kullanılması ise, çok büyük ve haksız bir çarpıtma olacaktır.

Özetlemek gerekirse, İslam’ın “siyaset doktrini” (yani siyasi konulardaki İslami hüküm ve prensipler) son derece ılımlı ve barışçıldır. Bu gerçek Müslüman olmayan pek çok tarihçi veya teolog tarafından da kabul edilmektedir. Bunlardan biri, eski bir rahibe ve Ortadoğu tarihi konusunda ünlü bir uzman olan İngiliz tarihçi Karen Armstrong’dur. Armstrong Holy War (Kutsal Savaş) adlı eserinde bu konuda şu yorumları yapmaktadır:

İslam kelimesi Arapça’da barış kelimesiyle aynı kökten gelir ve Kuran, savaşı, Allah’ın rızasına aykırı gelen anormal bir durum olarak lanetler… İslam karşı tarafı yok etmeye yönelik veya saldırgan bir savaşı onaylamamaktadır, Tevrat’ın ilk beş kitabındaki yaklaşımın aksine. Hıristiyanlıktan daha gerçekçi bir din olarak, İslam savaşın kaçınılmaz olduğunu kabul etmekte ve bazı durumlarda zulüm ve acıyı durdurmak için olumlu bir görev olarak görmektedir. (Ama) Kuran savaşın sınırlı olması gerektiğini ve olabildiğince insancıl bir şekilde yürütülmesini öğretir… Hz.Muhammed azad ettiği kölesi Zeyd’i bir Müslüman ordusunun kumandanı olarak Hristiyanlara karşı savaşa gönderdiğinde, onlara Tanrı yolunda cesurca ama insancıl şekilde savaşmalarını emretmiştir. Rahipleri, keşişleri veya rahibeleri taciz etmemeli veya savaşmayan güçsüz insanları hedef almamalıdırlar. Sivillere yönelik hiç bir katliam gerçekleştirilmemeli, tek bir ağaç bile kesilmemeli, hiç bir şey yıkılmamalıdır.. (Karen Armstrong, Holy War, MacMillian London Limited, 1988, s. 25)

Peygamberimizin vefatının ardından da Müslümanlar diğer dinlerin mensuplarına karşı son derece hoşgörülü ve saygılı davranmaya devam etmişlerdir. İslam devletlerinde gerek Yahudiler gerek Hristiyanlar son derece güvenli ve özgür bir yaşam sürmüşlerdir. Müslümanlar tarihte hiç bir zaman “bozguncu” olmamış, aksine gittikleri her yerde, her millet ve inançtan insana güvenlik ve huzur götürmüşlerdir. 

Kısacası, Kuran ahlakının temelini hoşgörü, barış, merhamet oluşturmaktadır ve İslam yeryüzünü bozgunculuktan arındırmayı hedeflemektedir. Kuran’ın hükümleri ve bunların tarihte Müslümanlar tarafından uygulanışı bu konuda hiç bir tartışmaya yer vermeyecek kadar açıktır. (Detaylı bilgi için bakınız. www.islamterorulanetler.com )

CEVAP VER

Please enter your comment!
Please enter your name here